15 Haziran 2014 Pazar

Yüzyılların Karşılaşması -Birinci Bölüm-

Etrafta tek bir ağaç bile olmayan çorak topraklarda 4 gün boyunca yol aldık. Tam yerimizi bilmiyorum ama en son 2 gün önce bir köye geldiğimizde köy ahalisi, Sardes’e yürüyerek daha 1 hafta yolumuz olduğunu söylemişti. Etrafımızdaki toprakların da yavaş yavaş çoraklıktan çıkıp yeşermeye başlaması ve havanın nemlenmesinden anladığım kadarı ile Akdeniz’e yaklaşıyorduk ve Sardes’e en fazla 2-3 günlük yolumuz kaldığıydı.

Bir ay önce Hitit Devleti'nin Kapadokya Bölgesi'nin küçük bir kasabası olan Argus’tan, günden güne artan Pers saldırıları yüzünden üç arkadaş kasabadan ayrılmak zorunda kaldık. Lidya Devleti'nin başkenti olan Sardes’te, devasa surların ardında daha güvenli bir hayat yaşayabileceğimizi düşünerek yola çıkmıştık. Yolculuğumuz boyunca herhangi bir terslikle karşılaşmadık. Tek sorunumuz kavurucu sıcaklardı.



Benim adım Mitras. Babam Argus'ta ki büyük Artimu Tapınağında baş rahiptir. Benimde kendisi gibi günün birinde büyük bir rahip olmamı istiyordu ancak benim pek tanrılarla aram iyi değildi. Zamanımı daha çok kasabanın yakınlarındaki yüksek tepelerde gökyüzünü izleyerek ve yıldızların ne olduğunu ve yaşadığımız Dünyanın ne kadar büyük olduğunu ve en son nereye kadar ulaştığını düşünerek geçirir ve bu düşüncelerimi not defterime yazardım. Arkadaşlarımdan Zenbar’ın Argus’ta büyük bir demirci dükkanı vardı. Birkaç sene önce Argus'un birkaç kilometre dışında bulunan ordu karargahının tüm silah ve zırh ihalelerini alarak oldukça güzel bir ganimet elde etmişti. Ancak görünen o ki yaptığı silahlar Persler karşında pek bir işe yaramamıştı. Diğer arkadaşım Nimo ise fırıncıydı. Argus'un en güzel çörekleri ve en taze ekmekleri onun fırınında yapılırdı. Arkadaşlarım sonuçta elle tutulur Bir şey yapıyorlardı ve benimle arada sırada dalga geçiyorlardı. Saçma sapan şeylerle uğraştığımı söylüyorlar. Ben de onlara günün birinde büyük bir düşünür olacağımı söylediğimde kahkahalarla gülüyorlardı.

Kavurucu sıcaklar gittikçe artıyordu. Artık yolda yürüyemez hale gelmiştik. Ancak akşam üzeri yolumuza devam edebiliyorduk. En büyük sıkıntımız da suydu. Etrafta yerleşim yeri ve fazla akarsu olmadığı için su bulmakta zorlanıyorduk. Artık daha fazla yürüyemeyecek duruma gelmiştim diğer arkadaşlara seslenerek “Şu ağacın altında biraz dinlenelim yoksa öleceğim” dedim. Nimo “Hayatının tamamını dağ başında oturarak geçirmeseydin daha zinde olurdun. Senin yüzünden 3 günde varacağımız yere 1 haftada gideceğiz. Devamlı yoruluyorsun” dedi. “Kapa çeneni de gel şuraya otur ve bana su ver”dedim. Nimo homurdanarak yanıma geldi ve suyunu uzattı. Zenbar bir şey demeden yanıma gelip oturdu. Anlaşılan pek de şikayetçi değildi. Nimo “Sardes'e varmadan ya sıcaktan öleceğiz ya da kurtlara yem olacağız. Bu kadar uzak olduğunu bilseydim Perslilerle savaşırdım daha iyi.” dedi. Zenbar “Hepsi senin suçun Mitras. Senin yüzünden kurda kuşa yem olacağız” dedi. “Dalga mı geçiyorsunuz? Hepinizin canını kurtardım. Argus'ta kalsaydınız hepinizin kellesi şu an Perslilerin mızraklarının ucundaydı” dedim. Derken yandaki ufak tepenin ardından garip bir ses duyduk. Üçümüz de birbirimize baktık ve sanki anlaşmış gibi yavaş yavaş ayağa kalkarak ufak tepeye doğru ilerlemeye başladık. İlerlerken iki kişinin konuşmasını da duyabiliyorduk. Şu ana kadar hiç duymadığımız bir dilde hararetli bir şekilde konuşma sesleri duyuluyordu. Zenbar “Persliler olabilir mi? Eğer Perslilerse hapı yuttuk.”. “Pers diline benzemiyor. Persliler değil” dedim. Ufak tepenin yanına gelerek yere yattık ve sesiz bir şekilde tepenin diğer ucuna baktık. Tepenin diğer tarafında geniş bir düzlük vardı ve düzlüğün tam ortasında hayatımızda ilk defa gördüğümüz bir şey vardı. Şey diyorum çünkü hiçbir şeye benzemiyordu. Metalik renkli büyük birşeydi. Ön tarafında camları vardı yanından bir kapı açılmıştı. Üzerinde birşeyler yazıyordu. Harfler sanki yunan harflerine benziyordu ama farklı harfler de vardı. Cismin üzerinde aynen şunlar yazıyordu “UNITED NATIONS OF EARTH AIR FORCE 5516”

 

-Birinci Bölüm Sonu-



10 Eylül 2013 Salı

Zamanda Kayboluş

         Adım Alper Kınay. Dünya artık bildiğiniz Dünya değil. Belli başlı yerlerde devasa büyüklükte mega şehirler var. Geri kalanı ise balta girmemiş ormanlarla kaplı. Bu nasıl oldu diyeceğinizi biliyorum. Kesin izlediğiniz bilim-kurgu filmlerine dayanarak her tarafın çöllerle kaplı olacağını veya insan soyunun tükeneceğini falan düşünüyorsunuzdur. Aslında evet öyle olabilirdi ama Doğa Ana yine kendini kurtardı. 2093 yılında Üçüncü Dünya Savaşı patlak verdi. İnsanlık o savaşta o kadar yıprandı ki savaş sırasında nüfusun neredeyse çeyreğinden fazlası, savaştan sonra Dünya’nın büyük bir bölümünde yaşanan nükleer kış, radyasyon, vs. yüzünden insan nüfusunun yarısından fazlası hayatını kaybetti. Hayatta kalmayı başaranlar büyük şehirlere göç etti. Çünkü şehirlerin surları ardındaki Dünya çok tehlikeliydi. Bu şekilde bir yüzyıl geçti. Nükleer kış bitti, radyasyonun etkileri azaldı. Dünya tekrardan yeşermeye başladı. O zamandan sonra şehirlerde yaşayanların şehir dışına yerleşmek için çıkmalarına hükümetler izin vermedi çünkü insanlar, aynı hataya düşüp gezegeni tekrardan mahvetmek istemiyorlardı. Şehirler büyüdü, büyüdü ve mega şehirler haline geldi. Ben de bu mega şehirlerden biri olan İstanbul’da yaşıyorum.

İnsanlık, uzayda sıçrama teknolojisinin keşfinden sonra  galaksinin birçok yerinde koloniler kurdu. Yeni kurulan bu kolonilerin insan gücü ihtiyacını karşılamak için ise Dünya’dan birçok kişi gezegeni terk etti. Bir koloniye gittiğiniz zaman tüm kredi, kredi kartı, sigorta veya vergi borçlarınız sıfırlanıyor ve sizden hiç bir şey talep edilmiyor. Bu birçok kişinin hoşuna gitmiş olacak ki daha ilk günden yüzbinlerce kişi kolonici olmak için sıraya 
girmişti. Bende 15 yaşımda ailemin tüm isteksizliğine rağmen Uzay Akademisi’nin sınavlarını yüksek bir başarıyla kazandım. Başarılı geçen 5 yıllık eğitimin ardından akademide yüksek başarı göstermiş iki öğrenci olarak ben ve arkadaşım Dinçer, eski adıyla Gliese 581C,  yeni adıyla Anka Gezegeni’ne gidecektik.


        Anka Gezegeni, insanlığın kurduğu ilk kolonilerden biri olduğu için oldukça yoğun bir nüfusa sahipti. Uzayda tıpkı masmavi bir boncuk gibi duran Anka, üstünde okyanusları, binlerce kilometre boyunca uzanan ulu ormanları ile el değmemiş bir doğa harikasıydı. En ilginci ise her yerinden hayat fışkıran bu gezegende hiçbir zaman zeki bir canlı türü evrimleşmemişti. Anka Gezegeni Hükümeti kesinlikle yeni kolonici kabul etmiyordu. Zaten nüfusu 850 milyon civarına dayanan bu gezegende; hükümet, doğayı kirletmemek için 
elinden gelen her şeyi yapıyordu. Tarih boyunca Dünya’da yapılan hataları tekrarlamak istemiyorlardı. 

      Güneş Sistemi dışına yapacağımız sıçrama öncesi, Dinçer ile İstanbul’daki Birleşmiş Milletler Uzay Limanı’nda buluştuk. Buradan yörüngedeki uzay istasyonuna gidecektik. Uzay İstasyonu’na gittikten hemen sonra savaş kruvazörü USS Excelsior’a transfer olacak ve ardından 22 ışık yılı uzaklıktaki Gliese Yıldız Sistemi’ne sıçramamızı gerçekleştirecektik. Uzay Limanında bizi uzay istasyonuna götürecek mekiğimizi beklerken ben heyecandan yerimde duramazken Dinçer her zaman yaptığı gibi saçma yorumlarına bir başkasını daha ekledi: ”Akademide o kadar iyi öğrenci varken neden bizi seçtiler sence. Hadi sen neyse de benim sınavlarda 75’ten yukarı notum yoktu.” diyerek kafasını salladı. “Güneş Sistemi dışına çıkacak iki kişiden biri olmayı hak ettiğimi sanmıyorum.” dedi. ”Bildiğim kadarıyla cesaret, soğukkanlılık ve hızlı düşünebilme gibi testlerde akademinin %97’sinden daha yüksek bir skor elde etmiştin” dedim ve sonra gülerek Dinçer’e baktım. ”Biliyorsun acil durumlarda edebiyat dersinden kaç puan aldığının pek bir önemi olmuyor.”. 

Dinçer’le konuşurken megafondan mekiğin hazır olduğu uyarısı geldi. Sırt çantalarımızı alarak mekiğe geçtik. Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra uzay istasyonuna vardık. Hava kilidinden geçer geçmez hemen belirlenen koridorlardan yıldız gemisi USS Excelsior’a ilerlememiz emredildi. Açıkçası bu aceleye şaşırdım. ”Bu ne acele?.” dedi Dinçer. ”Bari bir lavaboya uğrasaydık” diyerek sırıttı. Gemiye bindikten yarım saat sonra, gemimiz uzay istasyonundan ayrıldı ve sıçrama yapmak için Dünya’dan belli 


bir uzaklığa ulaşmak için yol almaya başladı. Mars ile Dünya arasında bir noktaya ulaşınca geminin megafonlarından sıçrama için son 5 dakika uyarısı 
verildi ve herkesin yerlerini alması istendi. İkimizde bekleme salonundaki yerlerimize oturduk ve geri sayımın bitmesini beklerken salonun tavanındaki 
devasa camdan uzayı izlemeye başladık.

        10-9-8-7-6-5-4-3-2-1 ve yoğun bir ışık parlaması, sessizlik. Muharebe çavuşuna dönerek ”Geldik mi komutanım” dedim. Muharebe çavuşu önündeki bilgisayar ekranına baktıktan sonra ”Bayanlar Baylar, Gliese Yıldız Sistemi’ne hoş geldiniz” dedi ve ”İki saniyelik yolculuğumuz sizi acıktırmış olmalı. Bir şeyler atıştırmak isteyenler gemi kafeteryasına geçebilir” diyerek güldü ve salondan ayrıldı. ”Vay be insanlar bundan birkaç yüzyıl önce birkaç bin kilometre öteye gidebilmek için aylarca yolculuk yapıyordu. Şuna bak iki saniye içinde 22 ışık yılı uzaklığa vardık” dedim. ”İyide sıçrama teknolojisi sadece askeri gemilerde mevcut, ticari gemiler ise Güneş Sistemi’nden çıkıp başka yıldız sistemlerine ulaşabilmek için Plüton’a kadar gidip, yıldız kapılarından geçmek zorundalar.” dedi Dinçer. ”İyon motorlarıyla Dünya’dan Plüton’a ulaşmak hala 4.5 gün sürüyor. Eski içten yanmalı motorlara göre yine de çok kısa bir süre ama zaman alıyor” diye devam etti Dinçer. ”Neden sıçrama motorlarını sadece askeri gemilere koyuyorlar?” diye sordum Dinçer’e. ”İnsan veya silah kaçakçılığı yapan gemiler yada bir suça karışmış ticari gemiler sıçrama teknolojisine sahip olsaydı onları yakalamak gerçekten uğraştırıcı bir iş olurdu” dedi Dinçer. 

       Tam gemi kafeteryasına geçmeye hazırlanırken bir anda geminin tüm koridorlarında bulunan acil durum ışıkları yanmaya başladı ve megafondan; ”Tüm askeri personel görev yerlerinize. İkinci bir emre kadar 
görev yerlerinizi terk etmeyiniz” uyarısı geldi. Tam ne olduğunu anlamaya çalışırken muharebe çavuşu yanımıza geldi ve ”Gençler sanırım biraz daha aç kalacaksınız. Bekleme salonlarına dönmeniz gerekiyor” dedi. ”Komutanım sorun nedir?” diye muharebe çavuşuna sordum. ”Emin değilim ama sanırım gemimiz ne Anka ile ne de Dünya ile bağlantı kurabiliyormuş” dedi çavuş. ”Nasıl yani geminin bağlantı sistemlerinde bir sorun mu var?” dedim. ”Bağlantı sistemlerinde bir sorun gözükmüyor. Anka veya Dünya’ya gönderdiğimiz mesajlara cevap alamıyoruz. Hatta sistemin bir başka gezegeni olan Prometheus’un yörüngesindeki istasyondan bile gönderilen mesajlara cevap alınamamış.” dedi çavuş. ”Öyle saçmalık olamaz” dedi Dinçer. ”Büyük 
ihtimal geminin alıcılarında problem vardır. Zaten bu kadar acele yola çıkmamızda bir gariplik vardı. Yangından mal kaçırır gibi istasyondan ayrıldık. Herkes sakin olsun birazdan düzeltirler.” diye gülerek bekleme salonundaki 
koltuğuna oturdu. 

          Çok geçmeden gemimizin Kaptanı Albay Roger Watkins, tüm gemi personeli ve misafirleri brifing odasına çağırdı. Brifing odasındaki yerimizi aldıktan sonra kaptan içeri girdi ve herkesi selamladıktan sonra konuya girdi. ”Şu an Anka’ya yol almaya devam ediyoruz. 6 saat sonra gezegen yörüngesinde olacağız. Ancak; Anka, Dünya veya diğer uzay istasyonlarına gönderdiğimiz mesajların hiçbirine cevap alamıyoruz. Gemi mühendisine yaptırdığım inceleme sonucunda geminin radyo frekans sisteminde hiçbir problem çıkmadı. Açıkçası başka bir problem ile karşılaşmaktan korkuyoruz. Uzun menzilli tarayıcılarımızla yaptığımız tarama sonucunda Prometheus yörüngesinde bulunan sivil uzay istasyonunun yerinde yeller estiğini fark ettik. Bildiğiniz uzay istasyonu kaybolmuş. Ayrıca biliyorsunuz Anka çok önemli bir ticaret merkezi ve etrafında yüzlerce kargo gemisi olması gerekirken yıldız sistemi içerisinde bir tek gemiye bile rastlayamadık. 6 saat sonra Anka’ya ulaşınca neler olduğunu anlayacağız. O zamana kadar acil durum devam edecek. Yetkili personel görev yerlerinde kalmaya devam etsin. Misafirlerimiz ise özel ayrılmış bölgelerde beklemeye devam edecek. Dağılabilirsiniz.” .

          Herkes dağıldı ve bizde gemi kafeteryasına geçtik. ”Anka sakın saldırıya uğramış olmasın?” diye sordum Dinçer’e . ”Sanmıyorum. Öyle bir şey olsaydı Anka’dan yardım sinyali alınırdı ve birkaç dakika içerisinde burası savaş gemisiyle dolu olurdu” dedi Dinçer. ”O zaman birkaç saat içerisinde ne olduğunu anlamış olacağız” dedim. ”O zamana kadar biraz kestireceğim. En azından yaşayacağımız heyecan öncesi dinlenmiş olurum.” dedim. ”İyi edersin. Bende aynı şeyi yapsam iyi olacak” dedi Dinçer ve o da bir koltuğun üzerine uzandı.

          Muharebe çavuşu beni ve Dinçer’i dürterek uyandırdı. ”Günaydın gençler. Yokluğun ortasına hoş geldiniz” dedi. ”Ne demek yokluğun ortasına hoş geldiniz?” diyerek çavuşa baktım. ”Anka’ya daha ulaşmadık mı?”. Çavuş, ”Ulaştık ulaşmasına; ama gezegen bomboş. Sanki buraya kimse gelmemiş. Yarım saattir gezegeni tarayıcılar ile tarıyoruz ama hiçbir yaşam izine rastlamadık, kalıntı bile yok o derece.” diyerek, ”Kaptan siz öğrencileri 
köprüye çağırıyor. Hadi bakalım hazırlanın gidiyoruz.” dedi. Hazırlandıktan sonra birlikte köprüye çıktık. 


         Karşımızda dev bir cam ve ötesinde tüm ihtişamıyla Anka Gezegeni duruyordu. Köprüdeki tüm duvarlarda bilgisayarlar 
vardı ve önlerinde subaylar hararetli bir şekilde tartışıyorlardı. Kaptan bize bakarak ”Hoş geldiniz çocuklar. İlk gezinizde böyle bir sorunla karşılaşmanız büyük talihsizlik. Çavuş belki söylemiştir. Gezegen yüzeyinde herhangi bir medeniyete rastlayamadık. Hatta yüzey taramalarımızda fark ettik ki 
buraya hiç kimse gelmemiş.” dedi Kaptan Watkins ve dev ekranı gösterdi. Ekrandaki dev Anka görüntüsü giderek yerine gezegenin bir kısmının çok büyük ölçekte yakınlaştırılmış bir görüntüsü geldi. ”Gördüğünüz bu bölgede normalde çok büyük titanyum madenleri olması gerek ama yok. Ayrıca taramalarımız sonucunda buradaki titanyuma şu ana kadar da el sürülmemiş. Bilim adamımız ile yaptığımız toplantı sonucunda karşılaştığımız bu durumu iki şekilde açıklayabiliriz. Ya başka bir boyuta geçtik yada zamanda geçmişe gittik. Bunu nasıl başarabildiğimiz konusunda bilim adamımızın bir açıklaması yok ama Güneş Sistemi’nden Gliese Sistemi’ne yaptığımız sıçrama sırasında bu olayın olduğu kesin.” diye devam etti Kaptan. ”Ne yapacağız peki Kaptan” dedim istemsizce. ”Açıkçası bilmiyorum. Şimdilik tek yapacağımız aynı parametrelerle Güneş Sistemine sıçrama yapmak. Uzak bir ihtimal ama kendi boyutumuza veya zamanımıza belki geri dönebiliriz.” dedi Kaptan ve seyir subayına dönerek ”Güneş Sistemine bir rota çiz. Mümkün olduğunca Dünya’ya yakın bir noktaya sıçrama yapmak istiyorum. Gerçekle bir an önce yüzleşmeliyiz.” dedi Kaptan. ”Emredersiniz Kaptan” dedi seyir subayı. Kaptan bize dönerek ”Arkadaşlar, açıkçası görevimiz sadece Anka’ya sizi bırakıp geri dönmekti o yüzden mürettebatımızın neredeyse tamamı şu an Dünya’da tatilde.” diye devam etti Kaptan. ”Şanslı hergeleler” diye ağzımdan kaçırdım birden. Kaptan gülerek ”Evet aynen öyleler. Asıl konuya gelmek gerekirse 
koca gemiyi sadece 10 kişi idare ediyor. Yani sizinle birlikte gemide toplam 12 kişiyiz. O yüzden sizden yardım isteyeceğim. Sanırım akademide çoğu şeyi görmüş olmalısınız. Yabancılık çekmeyeceğinizi düşünüyorum.”. ”Vereceğiniz her emri uygulayacağımıza emin olabilirsiniz Kaptan” dedim. ”Pekala öyleyse. Alper sen bundan sonra ikinci seyir subayı, Dinçer sende navigasyon subayı olacaksın. Görevlerinizin başına geçebilirsiniz.” dedi Kaptan. ”Emredersiniz Kaptan” diyerek köprüdeki bölümlerimizin başına geçtik.

            Gemimiz Anka’dan belirli bir uzaklığa ulaştıktan sonra sıçrama için geri sayım başladı. Geri sayım biter bitmez ani bir ışık parlaması ve önümüzdeki ekranda birden Dünya ve Ay belirdi. Dünya tüm güzelliğiyle önümüzde masmavi bir boncuk gibi duruyordu. 


      
           Kaptan telsiz subayına dönerek ”Hemen Uzay Kuvvetleri merkezine sinyal gönder”. ”Bağlantı açık kaptan konuşabilirsiniz” dedi telsiz subayı. ”Merkez, USS Excelsior Kaptanı Albay Roger Watkins konuşuyor”. (Cevap yok). Kaptan bir iki kere daha aynı şekilde Dünya’ya mesaj gönderdi ama cevap alamadık. Kaptan Dinçer’e dönerek ”Sanırım korktuğumuz başımıza geliyor. Dinçer; Dünya yüzeyini taramanı istiyorum.” Dinçer, ”Emredersiniz Kaptan” diyerek Dünya yüzeyini taramaya başladı. ”Kaptan yüzeyde insan nüfusu var ancak herhangi bir teknoloji belirtisi algılayamıyorum. Ayrıca yaptığım saptamalara göre atmosfer ve deniz çok daha temiz.”. ”İnsan nüfusu ne kadar?” diye sordu Kaptan. ”İnsan nüfusu 180 milyon civarı Kaptan” diye cevap verdi Dinçer. Bu cevaptan sonra hepimiz birbirimize şaşkın şaşkın baktık. Kaptan, gemimizin Çinli bilim adamı Luo’yu yanına çağırdı ve ondan verilere göre hangi tarihte olduğumuzu öğrenip öğrenemeyeceğimizi sordu. Luo bunu kolayca öğrenebileceğini sadece birkaç dakikaya ihtiyacı olduğunu söyledi. Birkaç dakika sonra Luo geldi ve şu anda M.Ö.100’lü yıllarda olduğumuzu ama tam spesifik bir tarih veremeyeceğini belirtti. Kaptan birden yerinden fırladı ve küfürü bastı ”Harika! gele gele Roma dönemine gelmişiz. Artık Jül Sezar’la da tanışırız çocuklar ne dersiniz?” diye sinirli sinirli etrafa bağırmaya başladı. ”Kaptan, İtalya yarımadası hemen altımızda. Roma şehrine odaklanıyorum” dedi Dinçer ve geminin tarayıcıları bir anda Roma şehrine döndü. Yakınlaştırılmış görüntü bir anda geminin dev ekranına geldi.  Roma İmparatorluğu dönemindeki Antik Roma şehri tüm ihtişamıyla altımızdaydı. Hatta o anda Kolezyum’da ki bir gladyatör dövüşünü görebiliyorduk. 

          O andan itibaren gerçekten geçmişe geldiğimize inandık. Birkaç kez Güneş Sistemi’nden Gliese Sistemi’ne sıçrama yaptık ama sonuç hep aynıydı. Bilim adamımız Luo, ilk Gliese’ye sıçrama yaptığımız sırada tesadüfen sıçrama yaptığımız noktada bir solucandeliği oluştuğunu ve bizi geçmişe götürdüğünü belirledi. Evrende solucandeliklerinin nerelerde ortaya çıktığını bilemediğimiz için kendi zamanımıza dönmemiz imkansız gözüküyordu. Ayrıca bir solucandeliği yakalayabilsek bile bizi hangi zamana götüreceğini bilemezdik. Bu nedenle her şeyden vaz geçtik. Aramızda bazı arkadaşlar Anka’ya dönüp orada bir koloni oluşturmak istese de, 12 kişiyle böyle bir şey yapılamayacağını en iyisi Dünya’ya inip insanlara karışma fikrinin daha iyi olacağına karar verdik. Hepimiz mekiklerle Dünya’nın farklı noktalarına gizlice indik ve gemimiz USS Excelsior’u da Güneşe kendini yok etmesi için gönderdik.


         Ben Alper Kınay. Benim kısa süreli uzay maceram da burada son buluyor. Şu anda Dinçer ve ben Antik Milet şehrinde yaşıyoruz. Şu anda burası modern çağlarda olmayan Ege kıyılarındaki Latmos Körfezi’nde bir ticaret kenti. Bir süre sonra burası Büyük Menderes Nehri’nin getirdiği alüvyonlar yüzünden kıyı kenti özelliğini kaybederek denizden 10 km uzaklaşacak. Şimdilik çokta önemli değil; çünkü bu olay birkaç yüzyıl sonra gerçekleşecek. O yüzden Dinçer ve benim şimdilik kafam rahat. İkimizde balıkçılık yapıyoruz ve evlendik. Yok etmeye kıyamadığım güneş enerjisi ile çalışan bilgisayarımı gizli gizli çıkartarak bu satırları yazıyorum. Yazdıklarımı da bir usb belleğe kaydedip bir yerlere gömeceğim. Belki binlerce yıl sonra zaman yolculuğu teknolojisini keşfeden birileri tarafından bulunur da bizi kurtarırlar diye.