Etrafta tek bir ağaç bile olmayan çorak topraklarda 4 gün boyunca
yol aldık. Tam yerimizi bilmiyorum ama en son 2 gün önce bir köye
geldiğimizde köy ahalisi, Sardes’e yürüyerek daha 1 hafta
yolumuz olduğunu söylemişti. Etrafımızdaki toprakların da yavaş
yavaş çoraklıktan çıkıp yeşermeye başlaması ve havanın
nemlenmesinden anladığım kadarı ile Akdeniz’e yaklaşıyorduk
ve Sardes’e en fazla 2-3 günlük yolumuz kaldığıydı. Bir ay önce Hitit Devleti'nin Kapadokya Bölgesi'nin küçük bir kasabası olan Argus’tan, günden güne artan Pers saldırıları yüzünden üç arkadaş kasabadan ayrılmak zorunda kaldık. Lidya Devleti'nin başkenti olan Sardes’te, devasa surların ardında daha güvenli bir hayat yaşayabileceğimizi düşünerek yola çıkmıştık. Yolculuğumuz boyunca herhangi bir terslikle karşılaşmadık. Tek sorunumuz kavurucu sıcaklardı.
Benim adım Mitras. Babam Argus'ta ki büyük Artimu Tapınağında baş rahiptir. Benimde kendisi gibi günün birinde büyük bir rahip olmamı istiyordu ancak benim pek tanrılarla aram iyi değildi. Zamanımı daha çok kasabanın yakınlarındaki yüksek tepelerde gökyüzünü izleyerek ve yıldızların ne olduğunu ve yaşadığımız Dünyanın ne kadar büyük olduğunu ve en son nereye kadar ulaştığını düşünerek geçirir ve bu düşüncelerimi not defterime yazardım. Arkadaşlarımdan Zenbar’ın Argus’ta büyük bir demirci dükkanı vardı. Birkaç sene önce Argus'un birkaç kilometre dışında bulunan ordu karargahının tüm silah ve zırh ihalelerini alarak oldukça güzel bir ganimet elde etmişti. Ancak görünen o ki yaptığı silahlar Persler karşında pek bir işe yaramamıştı. Diğer arkadaşım Nimo ise fırıncıydı. Argus'un en güzel çörekleri ve en taze ekmekleri onun fırınında yapılırdı. Arkadaşlarım sonuçta elle tutulur Bir şey yapıyorlardı ve benimle arada sırada dalga geçiyorlardı. Saçma sapan şeylerle uğraştığımı söylüyorlar. Ben de onlara günün birinde büyük bir düşünür olacağımı söylediğimde kahkahalarla gülüyorlardı.
Kavurucu
sıcaklar gittikçe artıyordu. Artık yolda yürüyemez hale
gelmiştik. Ancak akşam üzeri yolumuza devam edebiliyorduk. En
büyük sıkıntımız da suydu. Etrafta yerleşim yeri ve fazla
akarsu olmadığı için su bulmakta zorlanıyorduk. Artık daha
fazla yürüyemeyecek duruma gelmiştim diğer arkadaşlara
seslenerek “Şu ağacın altında biraz dinlenelim yoksa öleceğim”
dedim. Nimo “Hayatının tamamını dağ başında oturarak
geçirmeseydin daha zinde olurdun. Senin yüzünden 3 günde
varacağımız yere 1 haftada gideceğiz. Devamlı yoruluyorsun”
dedi. “Kapa çeneni de gel şuraya otur ve bana su ver”dedim.
Nimo homurdanarak yanıma geldi ve suyunu uzattı. Zenbar bir şey
demeden yanıma gelip oturdu. Anlaşılan pek de şikayetçi değildi.
Nimo “Sardes'e varmadan ya sıcaktan öleceğiz ya da kurtlara yem
olacağız. Bu kadar uzak olduğunu bilseydim Perslilerle savaşırdım
daha iyi.” dedi. Zenbar “Hepsi senin suçun Mitras. Senin
yüzünden kurda kuşa yem olacağız” dedi. “Dalga mı
geçiyorsunuz? Hepinizin canını kurtardım. Argus'ta kalsaydınız
hepinizin kellesi şu an Perslilerin mızraklarının ucundaydı”
dedim. Derken yandaki ufak tepenin ardından garip bir ses duyduk.
Üçümüz de birbirimize baktık ve sanki anlaşmış gibi yavaş
yavaş ayağa kalkarak ufak tepeye doğru ilerlemeye başladık.
İlerlerken iki kişinin konuşmasını da duyabiliyorduk. Şu ana
kadar hiç duymadığımız bir dilde hararetli bir şekilde konuşma
sesleri duyuluyordu. Zenbar “Persliler olabilir mi? Eğer
Perslilerse hapı yuttuk.”. “Pers diline benzemiyor. Persliler
değil” dedim. Ufak tepenin yanına gelerek yere yattık ve sesiz
bir şekilde tepenin diğer ucuna baktık. Tepenin diğer tarafında
geniş bir düzlük vardı ve düzlüğün tam ortasında hayatımızda
ilk defa gördüğümüz bir şey vardı. Şey diyorum çünkü
hiçbir şeye benzemiyordu. Metalik renkli büyük birşeydi. Ön
tarafında camları vardı yanından bir kapı açılmıştı.
Üzerinde birşeyler yazıyordu. Harfler sanki yunan harflerine
benziyordu ama farklı harfler de vardı. Cismin üzerinde aynen
şunlar yazıyordu “UNITED NATIONS OF EARTH AIR FORCE 5516”
-Birinci Bölüm
Sonu-
